Karun’un Serveti Nerede? Hazine Sandığından Çok Daha Derin Bir Soru
“Karun’un serveti nerede?” sorusunu yalnızca bir define avının heyecanına indirgeyen her yaklaşım, bizi asıl tartışmadan uzaklaştırıyor. Servetin koordinatlarını sormak kolay; zira “nerede?” sorusu, güçle kurduğumuz sorunlu ilişkiyi görünmez kılar. Oysa Karun anlatısı, zenginliğin kutsanması ile çöküşün kaçınılmazlığı arasındaki gerilimi gösterir. Servet, bir kasada saklanan altınlar değil; toplumdan koparılan payın, görmezden gelinen emeğin ve meşrulaştırılan ayrıcalığın adıdır. Peki o halde: Karun’un serveti gerçekten bir mağarada mı, yoksa bugün de sürdürülen bir ekonomik tahayyülde mi saklı?
Hikâyenin Kırılma Noktası: “Nerede?” Değil, “Neden?”
Karun’un servetini mekânsallaştırmak, yani bir koordinata indirgemek, bize rahat bir masal sunar: “Doğru haritayı bul, doğru kazmayı vur ve kazan.” Ama bu masalın bedeli ağırdır; çünkü servetin nasıl biriktiğini, kimlerden çekilip alındığını, hangi kurumlar ve imtiyazlar sayesinde korunduğunu tartışmayız.
“Karun’un serveti nerede?” sorusunu “Karun’un serveti neden ve nasıl büyüdü, neden yok oldu?” sorusuna çevirmediğimiz sürece, hazine yalnızca tarihî bir objeye dönüşür; oysa asıl hazine, hesap sormayı öğreten bir toplumsal hafızadır.
Provokatif soru: Define peşinde koşmak, bugünün eşitsizliklerini görmezden gelmenin romantik bir yolu mu?
Karışan İki Anlatı: Efsane ile Tarih Arasındaki Gri Alan
Halk kültüründe iki farklı hat sık sık birbirine karışır: Kadim metinlerdeki “Karun” anlatısı ile Lidya’nın zengin kralı “Kroisos” (dilde “Karun”a dönüşen) imgesi. Biri ahlaki bir uyarı, diğeri tarihsel bir figür. Bu karışım, “servet nerede?” sorusunu daha da cazip kılar: Sanki efsanevi yığınlar, bugün bir tepenin altında bizi bekliyormuş gibi. Oysa hangi anlatıyı konuştuğumuzu netleştirmeden yapılan her arayış, hem tarihe hem de etik tartışmaya sis perdesi indirir.
Buradaki zayıf nokta şudur: Anlatıları birbirine dolamak, eleştirel düşünceyi felç eder ve spekülasyonu büyütür. Tartışmalı olan yalnızca hazinenin yeri değil; servetin anlamıdır.
Provokatif soru: Karun’u tarihî mi, mitik mi, yoksa güncel bir sistem metaforu mu olarak okuyoruz?
“Yerin Dibine Gömülen” Nedir: Altın mı, İtibar mı, Düzen mi?
Rivayetlerde Karun, serveti ve kibriyle birlikte “yere gömülür.” Bu sahne, bir coğrafya haritasından çok bir ahlak atlasıdır. Gömülen şey yalnızca sandıklar değil; başkalarının sırtından yükselen bir düzenin itibarıdır.
Bugün aynı soru başka biçimde karşımıza dikilir:
Servet, vergi cennetlerinde saklanınca “nerede” sayılır?
İhale sistemi, lobi ağı, rant düzeni… Bunlar “maden damarı” değil midir?
Adalet mekanizmaları, fırsat eşitliği ve emek değerlemesi zayıfsa, servetin “yeri” zaten bellidir: Gücü elinde tutanların etrafında.
Provokatif soru: Karun’un hazinesini ararken, çağdaş “yer altı” ağlarını neden görmezden geliyoruz?
Definecilik Kültürü: Toprağı Kazıp Hafızayı Gömme
“Karun’un serveti” klişesi, çoğu zaman duyarsız bir definecilik kültürünü körükler: Arkeolojik dokuyu tahrip eden, bilimsel bilgiyi yok eden, toplumun ortak mirasını özel çıkara çeviren bir pratik. En kötüsü de şu: Geçmişin parçalarını yağmalarken, bugünün etik pusulasını da kırar.
Sorunun tartışmalı yanı burada yoğunlaşır: Hazine aramak masum bir hobi gibi pazarlanır; fakat sonuçları kamusal zarardır. Kültürel mirasın yağması, geleceğin bilgisinin gasp edilmesidir.
Provokatif soru: Bir avuç “buluntu” için bin yıllık hikâyeyi feda etmek, gerçekten kazanç mıdır?
Adalet Perspektifi: Servetin “Yeri”, Paylaşımın Neresinde?
Karun anlatısının kalbinde, güç–servet–adalet üçgeni vardır. Servetin “yeri”ni bulmak istiyorsak, önce şu soruları yanıtlamalıyız:
Emeğin payı nerede?
Kamusal fayda nerede?
Hesap verebilirlik nerede?
Bu sorulara verilecek dürüst cevap, “hazine”nin gerçek koordinatlarını ortaya çıkarır. Eğer emeğin, kamunun ve hesap verebilirliğin dışlandığı bir yerdeysek, Karun’un serveti hâlâ aramızdadır—yalnızca isim değiştirip kılık değiştirmiştir.
Sonuç: Hazine Haritasını Değil, Pusulamızı Güncelleyelim
“Karun’un serveti nerede?” sorusunu, toprağı delerek değil, kavrayışı derinleştirerek cevaplayabiliriz. Efsaneyi romantize etmek yerine, bugünün ekonomik ilişkilerini, kurumsal yapılarını ve eşitsizlik dinamiklerini mercek altına alalım. Servetin gerçek “yeri”, onu doğuran ve koruyan sistemlerdedir; yok oluşu da ancak adalet, şeffaflık ve ortak yarar ilkeleriyle mümkündür.
Şimdi size sorayım: Sizce bugün “Karun’un serveti” hangi pratiklerde yaşıyor? Bir sonraki “harita”nızı toprağa mı, yoksa adalete mi çizeceksiniz?